SAMSUN
DİŞHEKİMLERİ ODASI
 

BİR ZAFER, BİR İNTİKAM,BİR ÖLÜM


Kendimi bildim bileli iki zaafıma sadakat ve memnuniyetle teslim oldum: soğuk kış günlerinizde içinizi ısıtan sıcaklık ve açlığın midenizi burduğu, karnınızın açlıktan fokurdadığı o anlarda burnunuza gelen yiyecek kokusu. Bu iki his her seferinde bilincimi esir alır, adeta hareketlerimi kontrol ederek ateşe uçan bir kelebek gibi beni kendine çeker. Tabiatım gereği misafir olduğum birçok eve de beni çeken bunlardır.

Ölümüme sebep olan olaylar zinciri de bu iki zaafım yüzünden başladı zaten…

Ocak sonu, şubat başı. Hangi yıl bilmiyorum. Dışarıdaki dondurucu soğuktan korunmak için sığındığım apartmanın merdivenlerindeki kalorifer boruları bir anne sıcaklığıyla içimi ısıttı. Alelade bir kalorifer borusunun, hayat veren güneş mertebesine yükseldiği; yaydığı ısının kaskatı vücudunuzu gevşetip, güneşin ilkbaharda doğayı uyandırması gibi canınıza can kattığı, destansı bir an…

Tam ‘kendimi daha iyi hissedemem herhalde’ dediğim anda burnuma gelen yemek kokusu, ne kadar aç olduğumu hatırlattı. Bir anda kendimi kokuyu takip ederken buldum. Harika bir yemek kokusu, boynuma geçmiş bir tasma gibi beni kendine doğru çekiyordu. Kokuyu takip edebilmek için kalorifer borularından yukarıya tırmanmak zorunda kaldım. Ve sonunda ufak bir açıklıktan eve girdiğimde kendimi depo ya da kiler diyebileceğim bir odada buldum. Odadaki kutuları yiyecek bir şeyler bulma umuduyla hızlıca ve sessizce karıştırmaya başladım. Çoğu temizlik malzemesi, yenmesi çok da keyif vermeyen, beklentimin altında şeylerdi. Temizlik malzemelerinin karşı rafındaki bir kutuda bulduğum bir miktar tatlı bisküvinin verdiği tokluğumsu teselli ile yetinecekken evdeki sessizliği fark ettim. Herkes derin bir uykuya dalmıştı. Hemen kokunun asıl kaynağı olan mutfağa koştum, ama beni orada da başka bir hayal kırıklığı bekliyordu. Yemek kokusu buram buram odayı dolduruyordu ama yemeğin kendisi yoktu. Dolapları çekmeceleri karıştırmaya başladım. Yemeğe bu kadar yakın olup da ulaşamamanın sebep olduğu dikkatsizlikle ne kadar ses çıkarttığımı fark edememişim. Bir anda mutfağın ışığı yandı. Evin hanımı orada, şiş gözleri, dağınık saçları ve hala uykuda olan beyniyle karşımda duruyordu.

Kadının gözleri, yataktan kalktığında değil de, beni görünce uyanmış gibi açıldı. Bunu tiz ve kısa bir çığlık izledi. Duyulan çığlık bir yarışın başlama düdüğüymüş gibi fırladım ve son sürat kadının yanından geçip salona daldım. Karanlık salonda kendimi kanepenin arkasına atıp sessizce beklemeye başladım. Çığlığı duyup gelen kocası odanın ışığını açıp beni aramaya başladı. Tabii kanepenin arkasına baktığında buldu da. Kafama doğru gelen ilk kürek darbesini kolayca savuşturdum, ama bunu diğerleri izledi. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyor, adamla beraber odanın bir o köşesine, bir bu köşesine koşup duruyor, savrulan kürek darbelerinden kıl payı kurtuluyordum. Adam arka arkaya darbeler savuruyor, ıskaladıkça sinirleniyor, sinirlendikçe daha da dengesiz ve isabetsiz hale gelen darbelerine küfürler karışıyordu. Sonunda bu darbelerin birinde dengesini kaybetti ve yere düştü. Ben de bunu fırsat bilip kendimi kilere attım ve girdiğim açıklıktan kalorifer borusuna ulaşmayı

başardım. Apartmanın kuytu bir köşesine saklanmıştım ki kapılar açılmaya, hengameye uyanan komşular neler olduğunu öğrenmek için evlerinden çıkmaya başladı. Saklandığım yerden olan biteni izliyordum. Kadın ağlayarak, adam öfkeyle etrafındakilere neler olduğunu anlatıyor, bazı el kol hareketlerinden anladığım kadarıyla da beni tarif ediyordu. Bir süre daha devam eden keşmekeş biraz sonra gevşedi. Herkes tekrar evlerine, sıcak uykularına döndü. (Adamla kadının da benim gibi uyuyamadığını tahmin ediyorum).O geceyi sakinleşmeye ve uyumaya çalışarak geçirdim.

Ertesi sabah öfkeli ve telaşlı ayak seslerinin patırtısına uyandım. Tüm aile ellerinde bavulları, çoluk çocuk apartmandan çıkıp gittiler. O an içimdeki sevici tarif etmem mümkün değil! Bütün bir ev boş, tehlikesiz, sıcacık, rahatlık ve tokluk dolu bir davetkarlıkla beni bekliyordu. Hızla borulara, oradan da kilere ulaştım. Evin bütün odalarını dolaşıyor, bir o odaya, bir bu odaya girip çıkıyordum. Rafları, kutuları yokluyor, yeryüzündeki cennetimi bulduğumu düşünüyordum.

Derken gördüğüm şeyle donakaldım: Yeşil, karton bir kutu, üzerinde de ayakta durur vaziyette bana benzetilmeye çalışılarak yapılmış bir çizim, etrafında yazılar… Bunun ne olduğunu anlamaya çalışırken burnuma gelen harika bir koku, neredeyse başımı tutup çevirdi. Plastik bir tabağa konmuş, mavi renkli pirinç tanelerini görünce her şeyi anladım!

Zafer benimdi! Ev sahiplerini bir günde pes ettirmiş, evi ele geçirmiştim! Düşmanlarımın teslimiyetinin ve büyük zaferime olan saygılarının ifadesi olan bu tabak, evin ‘eski’ sahipleri tarafından benim için bırakılmıştı!

Hiç acele etmedim. Mavi pirinçleri yavaş yavaş, keyif keyif yedim. Bu güzel tat yediğim pirinçlere mi aitti, yoksa kazandığım zafere mi ayırt edemiyordum; aslında umursamıyordum da, nasıl olsa ikisi de benimdi.

Karnıma giren ilk ağrıda sadece pirinci fazla kaçırdığımı düşündüm. Ama ağrılar kaslarıma yayıldıkça, görüşüm bulanıklaşıp, canım çekilmeye başlayınca acabalar üşüşmeye başladı aklıma. Karnıma, başıma, bacaklarıma ateşten demirler sokuluyor, etlerim kancalarla çekiliyordu sanki. Damarlarımda dolaşan kan değil, ateşti. Bu ateş içimi, kalbimi kavuruyor, her zerremi ızdıraptan oluşmuş gibi hissediyordum. Kendimi bir nebze olsun rahatlatabilecek bir şey bulma umuduyla oraya buraya sürünüyor, su içiyor, yerdeki fayansların üzerine yatıyor ama çektiğim eziyeti birazcık bile azaltamıyordum.

Beni , o haldeyken kanepenin üzerine bırakılmış olan ceketin cebine çeken neydi bilmiyorum. Ceketin cebine girdiğimde acılarımın azalmaya başladığını, beni sarmalayan saten kumaşın yumuşacık hissinin rahatlamamı sağladığını düşündüm. Aslında ölmeye başladığımı da o an farkettim.

Kuyruğuma mağlubiyetimi ve ölümümü kucaklar gibi sarıldım. Evin salonundaki kanepenin üzerinde bulunan bir ceketin cebinde son nefeslerimi alıp vermeye başladım.

Ama içimden bir ses, durumumun o kadar da acıklı olmadığını; ceketin sahibi, elini cebine atıp, soğumuş ve katılaşmış, belki de kurtlanmış cesedime dokunduğunda intikamımın alınmış olacağını fısıldıyordu.

Dt.Tolga DOĞRUER